Bayram.

Bizi takip edenler yazılarımızı okuyanlar hatırlayacaklardır.

Biz yedi çocuklu annesi okuma yazma bilmeyen tek maaşlı bir devlet memuru babanın üçüncü evladıyız.

Memur ailesi demek nerede ise her 3-4 yılda bir memleketin bir tarafından başka bir bölgeye taşınmak ve yeni bir yere nakil oluncaya kadar da oraya alışmak demektir.

Ancak nereye giderseniz gidin hayat devam ediyor.

Kendimizi bildik bileli oruç tutuyoruz.

Bilgimiz dışında oruca tek bir gün ara verdiğimizi de hatırlamıyoruz.

Oruç sonunda bayramın verdiği o keyif bize adeta mükafat gibi gelir.

Son dönemlerde bayramların turizm sektörü biraz nefes alsın diye dokuz günlük tatile dönüştüğü gerçeğini bir tarafa koyarsak.

Özellikle bizim yaş gurubumuzun tamamı geçmiş günleri geçmiş zamanları, geçmiş bayramları arıyor, özlem duyuyor.

Lakin geçen geçti gitti.

O günleri ara ki bulasın.

Özellikle çocukluktan gençlik günlerine geçtiğimiz dönemlerde.

Bayram arefelerinde öyle herkese yeni ayakkabı , yeni elbise yani bayramlık almak yok.

Zira öyle bir bütçe yok.

En azından bizim evde yoktu.

Bunun yerine artık büyük kardeşlere olmayan elbiseleri ve ayakkabıları küçük kardeşlere uygun hale getirmek var.

Pantolonların dizlerine

Ceketlerin dirseklerine yama,

Ayakkabıların altına pençe yapılan günler halen daha aklımızda.

Eğer bütçede biraz fazlalık varsa yani başka ihtiyaçlardan kısılıp bayramlık alınmışsa alınan o bayramlıklar ile birlikte uyumanın nerede ise bir gelenek haline geldiği o muhteşem günler.

Bayramda tatlı hatırlamıyoruz.

Onun yerine rahmetli annemin yaptığı feselliler.

Yarısı tuzlu diğer yarısı tuzsuz muhteşem keteler.

Birkaç gün öncesinden hazırlanmış tadına doyum olmayan harika şuruplar.

Bayram sabahı rahmetli babam ile el ele gittiğimiz camilerde kılınan bayram namazı.

Bayram namazı sonra sıraya girerek annemin ve babamın elini öpmenin keyfi.

Sonra tüm ev halkının hep birlikte masa yerine “sini” olarak tanımladığımız sofra etrafında ramazan sonrası ilk kahvaltı.

Unutulacak gibi değil.

Hatırası bile halen gözlerimizi yaşartıyor.

Sonra babamın emeklilik dönemi.

Bayram keyfi olanca hızı ile devam ediyor.

Kardeşlerimiz ile anne babamız ile aynı apartmanda oturuyoruz.

Aile evlenmeler dolayısı ile biraz daha genişlemiş.

Bayram ziyaretleri son hızla devam ediyor.

Babamı-Annemi bayram dolayısı ile ziyarete gelen akrabalarımızı fırsattan istifade bizde görmüş oluyoruz.

Aramızdan önce babam ayrıldı.

Bayramlar o andan sonra biraz sönük geçmeye başladı.

Annemin korkusu ile bayram alışkanlıklarımız olduğu gibi devam etti.

Bayrama günler kala.

Misafirler için tatlılar, şekerlemeler, çikolatalar hazırlandı.

Sonra annem ahirete intikal etti.

Belki de bayramların bizim için bir anlam ifade etmediği günler o zamanlara denk geldi.

Anne baba olmayınca bayram ziyaretine gelenlerinde ayakları kesildi.

Zira artık bizde kimseye gitmiyorduk.

Araya ilaç gibi gelen dokuz günlük bayram tatilleri girdi.

İlk başlarda bu uzun süreli tatillerin işin doğrusu herkese ilaç gibi geldiğini düşünmüştük.

Öyle olmadığını geçte olsa anladık.

Bayram geliyor.

Yine tatlı, şeker, çikolata alıyoruz.

Ancak aldıklarımızı ikram edecek kimse yok.

Kulağımız kapının zilinde.

Ha çaldı ha çalacak.

Ziyarete gelen de yok.

Şeker toplayan çocuklarda.

Bir aylık ramazan boyunca sahurda bizi uyandıran davulcularda olmasa kapımızı açan olmayacak.

Belki biraz karamsar tablo çizdik.

Ancak özellikle büyük şehirlerde yaşayanların nerede ise tamamının durumu bu şekilde.

Biz bu bayram yazısını yazmaya çalışırken TRT Müzikte Sanatçı Sibel Can

Çok geç kalmışız canım, vakit bu vakit değil

Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş”

şarkısını söylüyordu.

Zaman var olan tüm değerlerimizi alıp götürüyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen “merhaba” diyeceğimiz Ramazan bayramımızı kutluyorum.

Gelecek günlerimiz geçen günlerimizden iyi olsun.